Kontrollü Savaştan Bölgesel Düzen Kuruculuğuna Türkiye ve PKK Çatışmasının Elli Yılı,

Hüsamettin Turan · Yazar: Hüsamettin Turan

Kontrollü Savaştan

Bölgesel Düzen Kuruculuğuna

Türkiye ve PKK Çatışmasının Elli Yılı,

Güney Kürdistan'ın Devletleşme Sorunu

ve Kürt Hareketinin Tarihsel Paradoksu

Türkiye-PKK çatışmasının yaklaşık elli yıllık tarihini yalnızca “terörle mücadele” veya “Kürtlerin özgürlük mücadelesi” başlıklarından biriyle açıklamanın yetersiz olduğu nu söylemek mümkündür.

Burda asıl sorulması gereken soru şudur:

Türkiye Cumhuriyeti devleti, askerî, ekonomik, teknolojik ve istihbarat kapasitesi PKK'nin kapasitesinden katbekat üstün olduğu halde, bu savaşı neden yaklaşık yarım yüzyıl boyunca sürdürdü?

Bu soru sorulurken “PKK'yi Türk devleti kurdu” gibi bir iddia ileri sürülmüyor. Böyle bir iddianın ayrıca çok daha güçlü ve doğrudan kanıtlarla ortaya konulması gerekir.

İleri sürülen tez daha farklıdır:

Türkiye, PKK'yi yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak değil, uzun süre yönetilebilir bir tehdit olarak ele aldı.

Buna da “kontrollü savaş” demek daha doğrudur.

Bir savaşın kontrol edilmesi, devletin karşı tarafın bütün eylemlerini yönettiği anlamına gelmez. Devlet ile örgüt arasında gizli bir anlaşma bulunduğunu da tek başına kanıtlamaz.

Buradaki kasıt şudur:

Bir devlet bir tehdidi ortadan kaldırabilecek kapasiteye sahip olduğu halde, o tehdidin belirli sınırlar içerisinde devam etmesinin ürettiği siyasal, askerî ve jeopolitik sonuçlardan yararlanabilir.

Türkiye-PKK ilişkisini büyük ölçüde bu çerçevede okunmalı.

Çünkü PKK savaşı yalnızca PKK'nin varlığını belirlemedi.

Aynı zamanda Türkiye'nin devlet kapasitesini değiştirdi.

İçeride güvenlik bürokrasisinin büyümesine, askerî harcamaların meşrulaşmasına, istihbarat kapasitesinin genişlemesine ve Kürt meselesinin uzun süre demokratik, siyasal bir problemden ziyade güvenlik problemi olarak ele alınmasına zemin hazırladı.

Dışarıda ise aynı savaş, Türkiye'nin Güney ve Kürdistan'ın Güney Batısına yönelik askerî operasyonlarını, sınır ötesi askerî varlığını ve giderek genişleyen bölgesel nüfuzunu meşrulaştıran temel gerekçelerden biri haline geldi.

Bunun yanında PKK ile savaş, Türkiye'nin savunma sanayiinin gelişmesinde de önemli bir tarihsel işlev gördü.

Elbette Türk savunma sanayiinin gelişimini yalnızca PKK savaşına bağlamak doğru değildir. NATO üyeliği, Kıbrıs sonrası ambargolar, teknolojik bağımsızlık arayışı, ihracat hedefleri ve bölgesel güvenlik ortamı gibi bir çok faktör bu gelişmede rol oynadı.

Bu sürec ekonomik anlamda Türkiye’ye ağır yükler getirirken, Türk ekonomisi normal koşullarda böylesi karmaşık bir süreci ve yükü taşıyacak durumda değildi. Uygulanan konsepte ile bir yandan savaş tecrübesi kazanılıyor, bir diğer yandan ise askeri modernizasyon sağlanıyordu.

Toplumsal muhalefet ve yoksullaşan halk kitleleri ise yaşanan “çatışmalı” süreçten vatan elden gidiyor bölünüyoruz, dağılıyoruz metaforlarıyla adeta patriotlaştırıldı. Konturöllü savaş konseptiyle Bir yandan savaş çığırtkanlığı normal hale getirilirken bir diğer yandan yoksul halk kitleleri de kontrol altına alınmış oldu.

Oysaki normal koşullarda bu kadar yüksek maliyetli bir silahlanma ve modernleşmeyi sağlamak pek mümkün değildi. Bu konsept ile Türkiye bir yandan bölgesel bir aktöre dönüşürken diğer bir yandan ise asıl stratejik hedefine ise İran’nın boşa çıkartılması ile ulaşıyor olması göz ardı edilmemelidir.

Bu uzun süreli PKK savaşı; insansız hava araçlarından istihbarat sistemlerine, elektronik harpten hassas mühimmata, zırhlı araçlardan komuta kontrol sistemlerine kadar çok geniş bir askerî teknoloji alanında sürekli ve büyük bir talep yarattı.

Böylece PKK ile mücadele için geliştirilen kapasite, zaman içerisinde PKK'yi aşan bir kapasiteye dönüştü.

PKK'ye karşı oluşturulan askerî kapasite, Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesinin altyapılarından biri haline geldi.

Bu anlamda asıl meselenin en önemli noktalarından biri de budur.

Peki bütün bunlara asıl neden nedir?

Türkiye'nin Kürt politikasını yalnızca PKK üzerinden okumak ise daha büyük bir jeopolitik tabloyu gözden kaçırmamıza yol açmaktadır.

Çünkü PKK bir silahlı örgüttür.

Güney Kürdistan ise zaman içerisinde kurumsallaşan bir siyasi coğrafyadır.

1991 Körfez Savaşı sonrasında Irak Kürtlerinin özerk yönetim kapasitesi gelişmiş, 1992'de KDP ve KYB ortak bir yönetim oluşturmuş, 2005 Irak Anayasası ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin anayasal statüsünü tanımıştır.

Dolayısıyla Türkiye'nin karşısındaki mesele yalnızca PKK'nin silahlı varlığı değildir.

Ortada belirli bir coğrafya, nüfus, parlamento, hükümet, güvenlik güçleri, ekonomik kaynaklar, petrol, sınır kapıları ve uluslararası ilişkiler kurabilen bir Kürt siyasi yapılanması bulunmaktadır.

Bu durumda Türkiye açısından PKK ile mücadele ile Güney Kürdistan'daki devletleşme ihtimalinin birbirinden ayrılması gerektiğidir.

PKK bir güvenlik tehdididir.

Güney Kürdistan'ın bağımsızlaşması ise jeopolitik bir tehdittir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Bir silahlı örgütle savaşabilirsiniz.

Onun kadrolarını tasfiye edebilirsiniz.

Lojistik hatlarını kesebilirsiniz.

Ama sınırınızın hemen yanında oluşan, giderek kurumsallaşan ve uluslararası meşruiyet kazanan bir Kürt siyasi yapısı çok daha farklı bir mesele yaratır. Çünkü burada söz konusu olan artık yalnızca “terör” değildir. Devletleşmedir.

Bu ayrımı en çarpıcı biçimde ortaya koyan belge niteliğindeki aktarım, emekli Org. Tuncer Kılınç'a atfedilen sözlerdir.

İsmail Beşikçi'nin yazısında Kılınç'a şu ifadeler atfedilmektedir:

⁠“PKK ile savaş bizim için çok önemli değil, çünkü o savaşı biz kontrol ediyoruz. Ama en tehlikelisi, şu anda ülkemizin sınırında yavaş yavaş inşa edilen bir Kürdistan devletinin kurulmasıdır.”

Dolayısıyla bu alıntının özgün kaydının bulunması ayrıca önem taşımaktadır. Fakat söz doğru biçimde aktarılmışsa, tezimizin merkezindeki ayrımı olağanüstü açık biçimde ortaya koymaktadır:

PKK savaşı kontrol edilebilir; sınırda gelişen Kürt devletleşmesi ise daha büyük stratejik tehdittir.

İşte yıllardır anlatmaya çalıştığımız meselenin düğüm noktası budur.

Türkiye'nin Barzani yönetimiyle dönem dönem işbirliği yapması da bu çerçevede bir çelişki değildir. Tam tersine, bu politikanın mantığını açıklamaktadır.

Türkiye PKK'ye karşı Barzani yönetimiyle işbirliği yapabilir.

Barzani'nin PKK'ye karşı savaşmasından yararlanabilir.

Ekonomik ilişkiler kurabilir.

Petrol ticareti yapabilir.

Erbil ile Ankara arasında güçlü ilişkiler geliştirebilir.

Ama aynı anda bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasına karşı çıkabilir.

Bunların birbirine zıt olması gerekmez.

Çünkü burada temel mesele Kürt siyasi alanının ortadan kaldırılması değil, hangi biçimde örgütleneceğinin belirlenmesidir.

ABD Kongresi'nin 2003 tarihli değerlendirmesinde de Türkiye'nin Güney Kürdistan’daki askerî varlığının PKK'yi kontrol etmenin yanında Iraklı Kürtlere yönelik bir caydırıcılık işlevi taşıdığı; Ankara'nın Iraklı Kürtlerin fiilî bir devlet oluşturmasını kabul etmekle birlikte bağımsızlığa doğru ilerlemelerini istemediği belirtilmiştir.

Bu son derece önemlidir.

Çünkü burada devletin önceliğinin yalnızca PKK olmadığı görülmektedir.

Kürt devletleşmesi, PKK'den daha geniş bir jeopolitik mesele olarak ortaya çıkmaktadır. 2003 sonrasında bu mesele daha da belirginleşti. Irak'ın işgaliyle birlikte Kürt Bölgesel Yönetimi'nin konumu güçlendi.

2005 Anayasası Kürdistan Bölgesi'ni Irak'ın federal yapısı içerisinde anayasal olarak tanıdı.

Türkiye açısından artık karşıda yalnızca silahlı bir örgüt yoktu. Karşıda anayasal statüsü bulunan bir Kürt bölgesel yönetimi vardı. Bu nedenle Türkiye'nin politikası da zaman içerisinde değişti.

Bunu kabaca şöyle okumak mümkün; yok etme → kontrol etme → ekonomik olarak bağlama → bölgesel sisteme entegre etme.

Bu politika, bağımsız Kürdistan ihtimalini sınırlarken mevcut Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Türkiye arasında güçlü ekonomik ve güvenlik ilişkileri kurulmasını mümkün kıldı. Dolayısıyla Ankara'nın Barzani ile işbirliği yapması, Kürt devletleşmesi konusundaki temel stratejik kaygıyla çelişmemektedir.

Irak'ta son yıllarda yaşanan gelişmeler de bu açıdan dikkat çekicidir.

Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin kararları KBY'nin mali, hukuki ve siyasal hareket alanını çeşitli biçimlerde sınırlandırmıştır.

Özellikle petrol gelirleri, bölgesel bütçe ve Kürdistan Parlamentosu seçimleriyle ilgili kararlar Bağdat'ın merkezî yetkilerini güçlendirmiştir.

Bu süreci “IKBY ortadan kaldırılıyor” şeklinde basitleştirmiyoruz.

Gördüğümüz şey daha farklı:

2005 sonrasında genişleyen Kürt federalizminin hareket alanı, Bağdat'ın hukukî ve mali kapasitesi aracılığıyla daraltılmaktadır.

Barzani'siyle Talabani'siyle IKBY'nin bağımsız karar alma kapasitesi sınırlandırıldıkça bağımsız devletleşme ihtimali de zayıflamaktadır.

Bu sürecin Türkiye'nin stratejik çıkarlarıyla büyük ölçüde örtüştüğünü düşünmek mümkün.

Suriye'deki gelişmeler de aynı büyük tablonun başka bir parçasıdır.

2012 sonrasında Suriye'nin kuzeyinde Kürtlerin öncülüğünde gelişen özerk siyasi yapı Türkiye açısından kabul edilemez hale geldi.

ABD'nin IŞİD'e karşı SDG/YPG ile kurduğu ilişki, Ankara-Washington ilişkilerinde ciddi sorunlara yol açtı.

Türkiye ise Rojava’da birbiri ardına askerî operasyonlar gerçekleştirdi ve sınırın güneyinde kalıcı bir askerî varlık oluşturdu.

Bu okumama göre burada da temel mesele yalnızca PKK'nin kendisi değildir.

Mesele, Türkiye sınırının hemen güneyinde ikinci bir Kürt siyasi alanının kurumsallaşmasıdır.

27 Şubat 2025 tarihinde Öcalan'ın PKK'ye silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısı yapması bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Türkiye'deki silahlı çatışmanın sona ermesi ile Suriye'deki Kürt siyasi ve askerî yapısının geleceği birbirinden tamamen bağımsız değildir.

2025 sonrasında Suriye'deki Rojava modelinin giderek sönümlendirilmesi yönünde güçlü bir tarihsel eğilim oluştuğudur.

Rojava Kürtleri, Arap çoğunluğun bulunduğu bir devlet içerisinde kendi siyasi alanlarını koruyabilmek için giderek daha fazla taviz vermek zorunda kalabilir. Ve her taviz yeni bir tavizin önünü açabilir.

Bu süreç sonunda bağımsız bir siyasi modelden ziyade, merkezi Suriye devleti içerisinde sınırları daraltılmış bir Kürt varlığı ortaya çıkabilir. Ne yazık ki bugün Rojava’nın silahlı gücü tamamen Suriye rejimine teslim olup tasfiye edildi.

İran ayağı ise daha farklıdır.

Yine özel olarak üzerinde durulması gereken şey Suriye’de İran devre dışına çıkartılırken Türkiye’nin Suriye’nin yeni hamisi olması kadar Irak içinde benzer bir yol ile ilerlemekte olduğunu söyleyebiliriz. Irak içerden baskılanarak İran’dan uzaklaştırılıp Turkiye’nin etki alanına alınmak istenmesidir. Bu konuda Kürtlere kaldıraç görevi gibi bir misyonun biçildiğini söylemek için öyle çok fazla argumente ihtiyaç olduğu kanaatinde değiliz.

Türkiye kontrollü savaş konseptiyle başladığı şeyi 1920’lerde Kürdlere pazarladığı Misaki Milli sınırları esprisiyle yeniden pazarlamaya çalışmasıdır. Geçmişte bu kaldıraç görevini gören onlarca Osmanlı Kurdistan aydını daha sonra dar ağaçlarını boyladığınıda unutmamak gerekir.

Yine Şeyh Mahmud Berzenci’nin içine düştüğü durum unutulmamalıdır. Objektif olarak Turkiye İran ile arasındaki tarihsel etki alanlarını ele geçirmek için çok boyutlu bir oyun oynamakla kalmayıp elli yıllık bir Kurmay hazırlığın sonuçlarına doğru hızla yol alıyor. Türkiye iki şeye angaje de denebilir. Kasri Şirin sınırları veya söz konusu sınırları kendi etki alanına alma mücadelesi. Bu anlamda PJAK ve Doğu Kurdistan sorunu düğümün çözüleceği yerde olabilir;

PJAK'ın PKK ile tarihsel ve örgütsel bağlantıları bulunmaktadır. ABD kaynakları da bu ilişkiyi geçmişten beri değerlendirmektedir.

Kanaatimizce, PKK'nin tasfiyesinden sonra bütün Kürt silahlı yapıların aynı anda ve aynı yöntemle ortadan kaldırılmasının zorunlu olmadığıdır.

Kürt hareketlerinin birbirinden ayrıştırılması, farklı devletlerin kendi güvenlik stratejileri açısından farklı sonuçlar doğurabilir.

Dolayısıyla PKK kadrolarının ve siyasi enerjisinin gelecekte hangi coğrafyalara yöneleceği, özellikle İran-Irak-Türkiye üçgeninde ayrıca araştırılması gereken bir meseledir.

Burada kesinleşmiş bir olgudan değil, test edilmesi gereken bir jeopolitik hipotezden söz ediyorum.

Bütün bunların yanında Türkiye'nin sınır ötesi askerî kapasitesinin dönüşümünü de hesaba katmak gerekir.

PKK ile mücadele gerekçesiyle oluşturulan sınır ötesi operasyon kapasitesi zaman içerisinde PKK'yi aşan bir kapasiteye dönüşmüştür.

Bugün Türkiye'nin Irak ve Suriye'deki askerî varlığını yalnızca “PKK ile mücadele” başlığı altında açıklamak yetersizdir.

Türkiye artık sınırlarının ötesinde uzun süreli askerî varlık sürdürebilen, yerel aktörlerle güvenlik ilişkileri kurabilen ve bölgesel gelişmeleri doğrudan etkileyebilen bir güçtür.

Dolayısıyla PKK savaşının en önemli tarihsel sonuçlarından biri şudur:

Tehdit küçülürken devlet kapasitesi büyümüştür.

Bu cümle, elli yıllık sürecin en kısa özeti olabilir.

Türkiye'deki iç siyasal dönüşümü de bu süreçten bağımsız düşünmüyoruz.

PKK tehdidi, devletin güvenlik bürokrasisinin genişlemesine ve güvenlikçi yönetim anlayışının toplum üzerindeki ağırlığının artmasına önemli ölçüde katkıda bulundu.

Orwell'in 1984 romanına yaptığımız gönderme de rejimin birebir aynı olduğu iddiası değildir.

Biz burada vatandaşlık, kimlik, güvenlik ve devlet, toplum ilişkilerinin giderek daha yoğun bir denetim mantığı içerisinde şekillenmesini kastediyoruz.

PKK savaşı Türkiye'deki otoriterleşmenin tek nedeni değildir. Ama kanaatimizce önemli araçlarından biri olmuştur.

Bütün bu tabloyu bir araya getirdiğimizde PKK'nin tarihsel rolü konusunda ciddi bir paradoks görülüyor.

PKK kendisini Kürt özgürlüğü ve Kürt halkının siyasal kurtuluşu çerçevesinde tanımladı. Fakat elli yıl sonra ortaya çıkan tabloya baktığımızda, kendi siyasal hedefleri ile tarihsel sonuçları arasında büyük bir uçurum görünüyor

Bizim için temel soru artık:

“PKK ne istiyordu?” değil.

“PKK'nin yürüttüğü savaş sonunda ne ortaya çıktı?” sorusudur.

Çünkü bugün Türkiye;

* daha güçlü bir askerî kapasiteye,

* daha gelişmiş bir savunma sanayiine,

* daha geniş bir sınır ötesi operasyon kabiliyetine,

* Irak ve Suriye'de daha geniş bir nüfuz alanına,

* enerji ve ticaret koridorları üzerinde daha güçlü bir jeopolitik konuma sahiptir.

*Objektif olarak Turkiye kendi lehine bir topal ördek Skyes-Pıcot yaratmakla kalmayıp Kasri Şirin sınır hattında etki alanı oluşturup bir arka bahçe yaratmıştır diyebiliriz.

Bu gelişmelerin hiçbirini yalnızca PKK'ye bağlamıyoruz.

Fakat PKK savaşının bütün bu dönüşümlerin gerçekleştiği tarihsel ortamın en önemli unsurlarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. PKK soğuk savaş döneminin derin aparatlarından biri olduğu izlenimlerini fazlasıyla veriyor.

Dolayısıyla vardığımız sonuç şudur:

Sözde bir Kürt özgürlük hareketiydi.

Elli yılın sonunda küresel ticaret ve enerji hatlarının güvenlik jandarmasına, Türk savunma sanayiinin bölgesel bir aktör olmasına ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin nüfuz alanını genişletmesine hizmet eden en büyük kaldıraçlardan biri haline geldi.

Buradaki “sözde” ifadesi, PKK'nin kendisini özgürlük hareketi olarak tanımlamadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, kendi siyasal iddiası ile tarihsel sonucu arasındaki çelişkiye işaret ediyor.

Bir hareketin niyeti başka, tarihsel sonucu başka olabilir. Tarih çoğu zaman niyetlerden çok sonuçlarla hesaplaşır.

Öcalan'ın bugünkü konumu bu tarihsel paradoksu daha da görünür hale getiriyor.

Bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük düşmanlarından biri olarak tanımlanan Öcalan, bugün PKK'nin silah bırakması ve kendisini feshetmesi sürecinde merkezi bir siyasal aktör olarak ortaya çıkmıştır.

Biz bunu yalnızca “barış” olarak okumuyoruz.

Bizim için asıl soru şudur:

Bu barışın sonunda nasıl bir siyasal düzen ortaya çıkacaktır?

Eğer ortaya çıkan düzen PKK'nin tasfiyesiyle birlikte Türkiye'nin askerî kapasitesinin korunması, Suriye'deki Kürt siyasi alanının daralması, Irak Kürdistanı'nın merkezî otorite karşısında hareket alanının azalması ve Türkiye'nin bölgesel nüfuzunun korunması yönünde ilerliyorsa, o zaman burada yalnızca savaşın bitmesinden söz etmiyoruz.

Savaşın ürettiği yeni jeopolitik düzenin kurulmasından söz ediyoruz. Bu nedenle bizim açımızdan Öcalan'ın bugünkü rolü son derece paradoksaldır: Savaşın kurucu lideri, kendi kurduğu yapının tasfiye edilmesinin de merkezî aktörlerinden birine dönüşmüştür.

Biz “ajan” kelimesini burada hukuki veya istihbarî anlamda kullanmıyoruz. Bizim kastettiğimiz, bir stratejik sürecin taşıyıcısı veya uygulayıcısı haline gelmesidir. Aksi halde “Öcalan devlet ajanıdır” şeklinde ayrıca kanıtlanması gereken bir ampirik iddia ortaya çıkacaktır.

Bu tez için buna gerek yoktur. Bizim söylediğimiz daha basittir:

Bir hareketin kurucu lideri, elli yıl sonra aynı hareketin devlet tarafından belirlenen tasfiye sürecinin merkezine yerleşmişse, bu durum hareketin tarihsel özerkliği açısından açıklanması gereken olağanüstü bir paradokstur.

Rusya'nın Çeçenistan politikasındaki Ramazan Kadirov örneği de bu açıdan ayrıca önemlidir. Rusya ile Çeçen savaşları sırasında birbirine karşı savaşan taraflar arasındaki ilişki, sonraki yıllarda tamamen farklı bir biçime dönüştü.

Kadirov, Kremlin'e bağlı bir Çeçen yönetiminin başına geçti ve Çeçen savaşçıların önemli bir bölümü Rusya'nın askerî ve güvenlik düzeninin içerisine yerleştirildi. Kadirov'a bağlı Çeçen birlikleri daha sonra Rusya'nın Ukrayna savaşında kullanıldı.

Burada Türkiye ile Rusya'nın veya PKK ile Çeçen savaşının birebir aynı olduğunu iddia etmiyoruz.

Karşılaştırmanın anlamı başka bir yerdedir:

Devletler bazen yalnızca silahlı hareketleri yenmez; o hareketlerin insan kaynağını, örgütsel kapasitesini ve savaşçı kimliğini kendi güvenlik düzenlerinin içine yeniden yerleştirebilir.

İşte bugün Öcalan'ın PKK'nin silah bırakması ve feshi sürecindeki rolünü de bu açıdan değerlendirmek gerektiğini düşünülmelidir.

Mesele artık yalnızca PKK'nin savaşıp savaşmayacağı değildir.

Mesele, PKK'nin savaşçı kapasitesinin ve kadrolarının bundan sonra hangi bölgesel düzen içerisinde kullanılacağıdır.

Suriye'de yaşanan gelişmeler bu soruyu daha da önemli hale getirmiştir. Kürt silahlı güçlerinin Suriye devlet yapısına entegrasyonu artık fiilî bir süreçtir. SDG'nin bağımsız askerî güç olarak feshedilmesi ve kadrolarının Suriye devletinin askerî yapısına dahil edilmesi, bir dönemin kapandığını göstermektedir.

Burada artık yalnızca bir örgütün silah bırakmasından söz etmiyoruz. Bir askerî insan kaynağının devlet yapısına aktarılmasından söz ediyoruz. Dün Suriye devletinden ayrı bir askerî güç olarak hareket eden kadrolar, bugün Suriye devletinin askerî yapısı içerisinde görev almaktadır.

Bu nedenle bizim açımdızan Kadirov örneği ile Suriye'deki gelişmeler arasında önemli bir tarihsel paralellik bulunmaktadır.

Aynı olay değildir. Aynı aktörler değildir.

Fakat ortaya çıkan mekanizma benzerdir:

Eski savaşçı, yeni güvenlik düzeninin personeline dönüşmektedir.

Buradan daha ileri bir sonuç çıkarıyoruz.

Eğer bir hareketin silahlı kadroları savaşın sonunda tamamen yok edilmiyor, aksine başka devletlerin güvenlik yapıları içerisine aktarılıyorsa, o zaman savaşın sonucu yalnızca “yenilgi” değildir.

Bu kadrolar ve askeri güç sadece resmi bir devlet kurumuna bağlanması değil, aynı zamanda söz konusu devletinde belli anlamda kontrol altında tutulması anlamına geleceğide göz ardı edilmemelidir. Devlet içerisinde vekil güçler dengesini Lübnan ve Irak üzerinden anlamak zor olmasa gerek.

Savaşçı insan kaynağının yeniden düzenlenmesidirde denebilir.

Bu nedenle biz bugün apoist kadroların geleceğini yalnızca “silah bırakacaklar mı?” sorusuyla değerlendirmiyoruz.

Soru şudur: Bu kadrolar bundan sonra kimin güvenlik düzeninin içerisinde yer alacaktır?

Suriye'de bunun somut örneğini görüyoruz.

Bir dönem Türkiye tarafından güvenlik tehdidi olarak görülen Kürt silahlı kadrolarının bir bölümü, şimdi Suriye devletinin askerî yapısı içerisinde yer almaktadır.

Bu sürecin Türkiye'nin bölgesel güvenlik mimarisi açısından nasıl sonuçlanacağını zaman gösterecektir.

Fakat bizim gördüğümüz tarihsel eğilim açıktır:

Eski savaşçı, yeni güvenlik düzeninin personeline dönüşebilmekle beraber oyun kurucu gücün vekil gücüde olabilmektedir. Lübnan ve Irak’ta İran yapılanmaları bakılabilir.

İşte bu nedenle Rusya-Kadirov ve İran örneği Türkiye açısından yalnızca uzak bir tarihsel örnek değildir.

Bir modeldir.

Kadirov üzerinden bu savaşçıların bir bölümü daha sonra Ukrayna'da Rusya adına savaştı.

Türkiye açısından da benzer bir dönüşüm ihtimalini göz ardı etmiyoruz. Yaptığı şey daha önce Rusya'ya karşı savaşmış Çeçen savaşçıların önemli bir bölümünü kendi güvenlik ve askerî sisteminin içerisinde yeniden konumlandırmak oldu.

İran ise Lübnan ve Irak’ta kendi vekil güçlerini devlet şemsiyesi altında konumlandırdı. Suriye’de devlet kurumlarına entegre edildiği açıklanan Kürd askeri yapılanmasının yarın bir vekil güç durumuna gelmeyeceğini kim söyleyebilir.

Bizim öngörümüz şudur:

PKK'nin tasfiyesi yalnızca PKK'nin ortadan kalkması anlamına gelmeyebilir. Aynı zamanda apoist insan kaynağının yeni bölgesel güvenlik düzenlerine dağıtılması anlamına gelebilir.

Bu süreç Suriye'de başlamış durumdadır.

Gelecekte bunun Irak, Suriye ve başka bölgesel alanlarda nasıl gelişeceğini göreceğiz.

Ve eğer bu kadroların bir bölümü Türkiye'nin bölgesel çıkarlarıyla uyumlu güvenlik yapılarına eklemlenirse, dün Türkiye'ye karşı savaşmış bazı apoistlerin yarın Türkiye'nin bölgesel güvenlik düzeninin dolaylı unsurlarına dönüşmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Biz “Türkiye'nin paralı askerleri” derken yalnızca maaş karşılığında Türk ordusunda görev yapan insanlar anlamında kullanmıyoruz. Kastettiğimiz daha geniştir:

Bir zamanlar Türkiye'ye karşı savaşmış bir insan kaynağının, yeni jeopolitik düzende Türkiye'nin çıkarlarıyla uyumlu biçimde kullanılan bir güvenlik kapasitesine dönüşmesidir.

Bu gerçekleşirse, tarihsel paradoks tamamlanmış olacaktır. Biz bütün bu süreci bir başka metaforla da ifade edelim:

Ayıyla dansa kalktığınızda, dansın ne zaman biteceğine ayı karar verir. PKK'nin elli yıllık tarihi de bize göre böyle bir paradoks yaratmıştır.

Devlet başlangıçta PKK'yi yönetilebilir bir tehdit olarak değerlendirmiş olabilir.

Fakat PKK de zaman içerisinde kendi tarihini, kadrolarını, siyasal kültürünü, uluslararası ilişkilerini ve askerî kapasitesini oluşturmuştur.

Dolayısıyla başlangıçta yönetilebilir görünen savaş zaman içerisinde kendi dinamiklerini üretmiştir.

Fakat Türkiye de aynı süreç içerisinde değişmiştir. 1984 Türkiye'si ile bugünkü Türkiye aynı değildir. Türkiye'nin ordusu, istihbaratı, savunma sanayii, teknolojisi, ekonomik ilişkileri ve bölgesel operasyon kapasitesi bugün çok daha farklıdır. Türkiye artık PKK'ye eski biçimiyle ihtiyaç duymayacak kadar güçlü bir devlet kapasitesine ulaşmıştır.

Bu nedenle savaşın sona erdirilmesi bugün mümkün hale gelmiştir.

Bizim için elli yıllık hikâyenin en ağır ironisi burada yatıyor.

Kürt özgürlüğü iddiasıyla başlayan hareket, sonunda Türkiye'nin askerî kapasitesinin büyümesine, savunma sanayiinin bölgesel aktör haline gelmesine, Irak ve Suriye'de askerî nüfuzunun genişlemesine ve Türkiye'nin enerji, ticaret hatlarının güvenliğinde daha merkezi bir rol üstlenmesine hizmet eden tarihsel bir kaldıraç haline geldi.

Ve şimdi aynı hareketin tasfiyesi konuşuluyor.

Dolayısıyla artık yalnızca: “PKK ne yaptı?” diye sormuyoruz.

Asıl soru şu: “PKK'nin yaptıkları sonunda kimin işine yaradı?”

Bizim cevabımız nettir: Tarih niyetlerden çok sonuçlarla hesaplaşır.

Ve bizim gördüğümüz sonuç şudur: İçeride elli yıl boyunca yanan ateş, sonunda Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesinin yakıtlarından birine dönüşmüştür.

İçeride kavrulan ateş, gerçeğin soğuk yüzüyle birleşmiştir. Ve şimdi dışarıya doğrudan, sansürsüz ve yakıcı bir alev olarak çıkmaktadır. İçeride yanan ateş, hakikatin alevine dönüşmektedir.

Belki de elli yıllık hikâyenin en acı ironisi budur: Savaşın kurucu lideri, sonunda savaşın tasfiyesinin taşıyıcısına dönüşmüştür. Ve bütün bu hikâyeyi tek cümlede ifade etmek gerekirse: PKK'nin elli yıllık “seferi”, sonunda Türkiye'nin bölgesel güç yürüyüşünün kaldıraçlarından birine dönüşmüştür.

Asıl tarihsel soru ise artık şudur: Yarım yüzyıl boyunca birbirine karşı savaşan iki tarafın sonunda kazandığı şey nedir?

Eğer cevap yalnızca PKK'nin tasfiyesi ve savaşın sona ermesi değilse;

eğer bu süreç Türkiye'nin askerî kapasitesinin korunmasını, bölgesel nüfuzunun genişlemesini, Irak ve Suriye'deki Kürt siyasi alanlarının yeniden sınırlandırılmasını ve eski savaşçı kadroların yeni bölgesel güvenlik düzenlerine eklemlenmesini de beraberinde getiriyorsa; o zaman elli yıllık savaşın son perdesine değil, savaşın ürettiği yeni düzenin kuruluşuna bakıyoruz demektir.

Ve belki de en büyük paradoks tam burada ortaya çıkmaktadır:

Kendisi için özgürlük alanı açmak üzere savaşa başlayan bir hareket, sonunda kendi savaşının ürettiği jeopolitik düzen tarafından yeniden şekillendirilmektedir.

Rusya'nın Çeçenistan'da Kadirov üzerinden gerçekleştirdiği dönüşüm ile Suriye'de Kürt silahlı yapısının devlet ordusuna entegrasyonu aynı tarihsel olay değildir.

Aynı aktörler değildir.

Fakat ikisinin bize gösterdiği ortak gerçek şudur: Silahlı hareketler yalnızca savaşarak veya yok edilerek sona ermez. Bazen savaşçıları başka bir devletin güvenlik sistemine dahil edilerek de sona erer.

Kadirov örneğinde, dün Rusya'ya karşı savaşan Çeçen savaşçının bir bölümü bugün Rusya adına Ukrayna'da savaşmaktadır.

Suriye örneğinde ise dün bağımsız Kürt askerî yapısının parçası olan kadrolar bugün Suriye devletinin askerî yapısına dahil edilmektedir.

Öcalan'ın PKK'ye silah bırakma ve fesih çağrısı ile PKK'nin fesih kararı da bu büyük dönüşümün Türkiye ayağını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bizim açımızdan artık mesele yalnızca:

“PKK bitti mi?” sorusudur.

Asıl mesele:

PKK'den geriye kalan siyasi enerji, askerî deneyim, insan kaynağı ve örgütsel kapasite hangi yeni bölgesel düzen içerisinde kullanılacaktır?

İşte elli yıllık savaşın gerçek sonunu belirleyecek soru budur.

Ve eğer bu sürecin sonunda Türkiye'nin karşısında bağımsız bir Kürt askerî alanı kalmaz, Irak Kürdistanı'nın bağımsızlaşma ihtimali zayıflar, Suriye'deki Kürt askerî yapılanması Şam'a entegre olur, Türkiye'nin sınır ötesi askerî kapasitesi korunur ve eski savaşçı kadrolar yeni bölgesel güvenlik düzenlerine dağıtılırsa;

o zaman PKK'nin elli yıllık tarihini yalnızca bir isyanın, bir direnişin veya bir terörle mücadele hikâyesinin tarihi olarak okumak mümkün olmayacaktır.

Bu tarih, aynı zamanda bir devlet kapasitesinin büyümesinin, bir bölgesel güç düzeninin kurulmasının ve savaşan insan kaynağının yeni jeopolitik yapılara yeniden dağıtılmasının tarihidir.

Bizim gördüğümüz tarihsel paradoks budur.

Bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı savaşan hareket, bugün kendi silahlı yapısının tasfiye edilmesinin merkezine yerleşmiştir.

Bir zamanlar devlet dışı bir askerî güç olarak hareket eden Kürt silahlı kadroları, bugün başka bir devletin askerî yapısına entegre edilmektedir. Ve dün devletle savaşan savaşçı, yarın devletin güvenlik düzeninin parçası olabilmektedir.

Savaşın en büyük ironisi budur:

Düşman yalnızca yenilmez.

Bazen yeniden tanımlanır.

Bazen yeniden örgütlenir.

Bazen başka bir devletin üniformasını giyer.

Ve bazen elli yıl boyunca karşısında savaştığı düzenin bölgesel güvenlik mimarisinin dolaylı bir parçası haline gelir.

İşte bu nedenle artık yalnızca:

“PKK ne yaptı?” diye sormuyoruz.

Asıl soru şudur:

“PKK'nin yaptıkları sonunda kimin işine yaradı?”

Bizim cevabımız değişmedi:

Tarih niyetlerden çok sonuçlarla hesaplaşır.

İçeride elli yıl boyunca yanan ateş, sonunda Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesinin yakıtlarından birine dönüşmüştür. Ve şimdi o ateşin son kıvılcımları da yeni bir jeopolitik düzenin içerisinde yeniden şekillendirilmektedir.

PKK'nin elli yıllık “seferi”, sonunda Türkiye meşruiyetinin ve bölgesel güç yürüyüşünün kaldıraçlarından birine dönüşmüştür.

Sonuç ve Yurtsever Sorumluluk

Kısacası biz Öcalan'ın bir T.C. ajanı olduğunu ve gelişmekte olan Kürt uluslaşmasının önünü kesip, Kürdistan'ın öteki parçalarında da aynı anlayışı hayata geçirmek için PKK gibi paravan bir örgüt kurdurup, onu başına oturttuğunu düşünüyorum.

Bununla T.C. hem ordusunu her türlü savaş taktiğiyle eğitmiş oldu hem de hedefine adım adım yaklaşmış oldu. Öcalan kendi ağzıyla Ülkü Ocaklarında eğitim gördüğünü söylemedi mi?

Bir soğuk savaş aparatı olarak kurgulanan Apoist hareket dağıtılan son gladyo örgütlenmesi olarak işlevini yerine getirmiş olmasın mı?

Velhasıl diyeceğimiz şu ki; sömürgecilerimizin hedefi ve amaçları ortadadır. Yaptığımız tüm bu tespitler ve ortaya koyduğumuz jeopolitik tablo bu yalın gerçeği doğrulamaktadır.

Öyleyse ne yapmalıyız?

Ulusal yurtseverler olarak daha fazla vakit kaybetmeden ciddi bir örgütlemeye gitmeliyiz. Belimizi büken biz yurtseverlerin ana çıkmazı örgütsüzlük, örgütsüzlük, yine örgütsüzlüktür.

← Tüm yazılar